Bu hafta top 10 listeme, Türkiye'ye dönüş için Mart'ın 20'sini gösteren uçak biletimin verdiği oylarla 1. sıradan giriş yapan konu, üst dudağımın sağ yanından ağrı göz kırpan uçuğum!
Yalnız önce müsadenizle kendisine bir çift lafım var, keza etmezsem gözüm açık giderim.
Bırak ulan peşimi!!! Naalet misin nesin?! Senelerdir caanım dudaklarımda işgal etmediğin milimetre kare kalmadı! 2 kuruşluk karizmamı yedin bitirdin, rezil ettin beni elaleme! Ya tamam herşeyi geçtim, bi kere de izin ver, salgın hastalık taşıyıcısı gibi değil de normal sağlıklı bi insan gibi ülkeme dönebileyim..
Bu sefer de bizimki zamanını şaşırmadı, dün akşam saatlerinde ufaktan baş vermeye başladı. Bir ümit, acaba dudağımı mı kestim(?), yanlışlıkla o tarafı mı yedim diye kendimi oyaladıysam da aslında yüzleşmeye korktuğum gerçek, bu sabah aynada suratıma kapı gibi çarptı.
Şimdi bu uçuk, tıptaki adıyla herpes simplex (iyi ki hiçbirimiz tıp terminolojisi kullanmıyoruz), yaşadığım herhangi bir duygunun yoğunluk seviyesinin normalin üstüne çıkmasıyla dudak üstü ve yakınlarında pırtlıyor. Yani allah kahretmesin ne adam akıllı sevinebiliyorum ne üzülebiliyorum ne de heyecanlanabiliyorum!!! Bi de bi geldi mi, en az 1 ay gitmek bilmiyor. Ne kadar mucizevi olduğu söylenen uçuk kremi varsa hepsini denedim, yine de bana mısın demiyor şerefsis!(Yalnız bu sefer öyle bir noktadan çıktı ki, sağdan bakınca inceden bi botoks havası var. Bu vesileyle "belki acaba günün birinde azcık yaptırsam mı ki?" başlıklı düşüncelerimin hepsini belleğimden silmiş bulunuyorum.)
Her seferinde Türkiye'ye gitmeden önce uçuk açılışıyla başlayan heyecan, paranoya, sevinç, hüzün fırtınası, bu sefer de son hız start aldı.
Şüphesiz en endişe veren bölümlerden biri, bavulu doğru ağırlıkta hazırlama kısmı. Hele ki benim gibi ecnebinin deyişiylen "keeper" mantalitesinde bir insansanız, üstüne üstlük bir de ekstra yüke para veremeyecek kadar cimriyseniz(ya resmen adam soyuyolar ama..), neyi almalıyım neyi bırakmalıyım kafasının ağırlığıyla, bavulun ağırlığı tuhaf bir orantıya sebep oluyor.
Bir tarafta annemin deyimiyle "çerçöp" anılaaaar(burda coşkun sabah vurgusu var), diğer tarafta ayakkabılar, sonra çantalar, makyaj malzemesi, bakım ürünleri.. derken o da neey?! Etti mi sana 20 kg! Bırakmak zorunda kaldığım her parça, içimde bir çocuk öldürüyor! Yok o kadar değil(?).. Ama arkadaş valla kalbim sıkışıyor yaa!!!
Tabii bu arada uzun yollarda gide gele tabiri caizse kaşarlanıp, en çok yükü en göze batmayan şekilde taşıma üstüne gerek çeşitli püf noktaları bulmak olsun, gerek pratik çözümler geliştirmek veyahut masum aldatmacalar üstüne kurulu sömürü yollarını denemek suretiyle çok şükür yarabbime onca havalimanından alnımın akıyla çıkmayı başardım.
Darısı bu seferkinin başına. Dileğim o gün gelene kadar uçuğumun gözden kaybolması... zira yüzüme değil de uçuğuma bakarak konuşan hosteslerden hiç haz etmiyorum.
Gittim bi arkadaşın tavsiyesiyle belki bu sefer doğru krem budur, bir ömür mesut oluruz diyerek bi krem aldım. Almaz olaydım. İçine alkolü öyle bir basmışlar ki, dudağıma kezzap döküyorum sanki.
24 Şubat 2011 Perşembe
9 Şubat 2011 Çarşamba
Düşenin dostu olmaz!
Düşmek : 1.Yerçekiminin etkisiyle boşlukta, yukarıdan aşağıya inmek 2.Durduğu, bulunduğu, tutunduğu yerden ayrılarak veya dayanağını, dengesini yitirerek yukarıdan aşağıya inmek 3.Yere devrilmek, yere serilmek (favorim).
Konuya sözlük anlamlarıyla giriş yapayım dedim havalı olsun diye ama bu sefer de devamı nasıl olacak bunun diye 1 saattir ekrana bakıyorum. En sonunda durumu itiraf ederek okuyucumun samimiyetine güvenip, konuyu dağıtmak suretiyle yeni, tertemiz bir başlangıç yapabiliriz diye düşündüm. Yani halen de düşünüyorum aslında..
Bir önceki yazımda uzaylılar hakkındaki obsesifliğim az çok anlaşılmıştır diye tahmin ediyorum. Heh! Şimdi benim, aramızda insan kılığında dolaşan uzaylıları ayırt etme konusunda bir takım tekniklerim var. Bunların hepsini sizinle paylaşacak kadar akıl sağlığımı yitirmiş değilim henüz ama o tekniklerin içinde bir tanesi var ki, beni bugüne kadar hiç yanıltmadı! (yani yanıltmaz heralde..)
"İnsan dediğin düşene güler; gülmüyorsa insan değildir!" düşüncesinden yola çıkarak uzaylı bulacam derken, yıllar içinde düşme eylemi, düşen ve düşene gülen insanı gözlemleme konusunda apayrı bir saplantı edindim. (Hooop bunu da burdan bağlayıverdim hacıı!)
Düşen insana gülme şekilleri çeşitlidir. Bunlar arasında, çok afedersiniz anıra anıra gülmek, kıs kıs gülmek, ay tüh yazıık ayağı çekip yandan gülmek, arkanı dönüp gülmek, yolunu değiştirip gülmek, başka bir şeye gülüyormuş gibi yapıp gülmek, düşen kişinin kim olduğuna bağlı olarak eğer açıktan gülmek çok ayıp olacaksa poponu kasıp, yüzünü morartıp içinden gülmek ve daha niceleri bulunmaktadır.
Şaşırtıcı bir biçimde, düşen insanın da çeşitli gülme şekilleri bulunmaktadır. Bunlardan en sevdiğim ve ergenken sıkça kullandığım "ahahahah ay ne komik lan aha dur siz gülmeden ben gülüp bitireyim" şeklindeki buram buram sahtekarlık kokulu olanı; sadece düştüğün yerden değil düştüğün içler acısı, utanç verici durumdan da bir an önce kurtulmaya çalışırken, etrafa kaçak bakışlar atarak "ehieh!" şeklinde çıkanı; "anam zaten düştük bari şirinliği elden bırakmayalım, ordan kurtatırız" amacıyla "aay acıdı birass parmağaaam hihihi" kikirdemesi suretiyle gerçekleşeni bulunmaktadır. Hiçbir şey olmamış gibi kalkıp yoluna devam edeni varsa o da kesin uzaylıdır!
Bizim burada konumuz düşen taraf.
Şanlı tarihimde efsanevi düşüşlere vakıf olmuş biriyim bendeniz. Şu körpe(!) vücudumdaki yara izlerinin hepsi cepheden kalma. Daha öncesi de mevcut ama benim film tadında sahne sahne hatırladığım ilk düşüşüm 9 yaşımda gerçekleşti. Komşunun biri kapıyı çaldı, ben gidip düşen mandalını getirebilir miymişim!! Ya bi kere, bunu bizim kapıya gelip bana söyleyene kadar sen gidip alaydın ya bi zahmet!!! Ben tabii safım, ağzım var dilim yok, vur ensesine al lokmasını takılıyorum. Apartmanın, o da yetmez, lojmanın en melek kız çocuğu Oscarına oynuyorum yani boru mu?! "Tamam tiyze" deyip attım kendimi dışarı. Hava buz! Mevsim kış! Yer Ağrı! Apartmanın girişinde şu an sayısından emin olamadığım bir sürü buzlu basamak var. Seen daha ilk adımdaa tövbe yarebbim bi gök bi yer bi gök bi yer bi gök... ama nasıl ağır çekim zaman. Taa ki güm! Totoşum yere çakılana kadar! Sanırsın barda kavga çıkarıp, 3 yarma bodyguard tarafından dövülüp, barın arka kapısından atılmışım. (Ne biçim sanma be o?!) Neyse kalktım ayağa, etrafıma bakındım kimse yok. Oh! Sonra kahramanlık görevime geri dönüp, tahta mandalı karların arasından kurtardım, sahibine teslim ettim.
2. önemli düşüşüm, bir sene sonra yine Ağrı'da ama bu kez yaz vakti, lojmanın erkek çocuklarıyla bisiklet sürerken oldu. Tamamiyle geçici bir süreliğine normalin altına inmiş olan IQ'mun yan etkisiyle, dimdik bir tepecikten bisikletle inmece oynarken ağzımdaki dişlerden oluyordum. Yine aynı ağır çekim hareketler ama bu kez bildiğin havada taklalar atıyorum. Böyle tuhaf bir bilinçsizlik içinde huzur yaşıyorsun o anlarda. Taa ki güm! Ağzım bir kaya parçasına yapışana kadar! O günden bana yadigar, hep yanımda taşıdığım sol tarafı şiş bir alt dudak kaldı.
Gelelim 3.yee!(2 ile 3 arasında sıklıkla düştüğüm halde pek öyle kayda değer bir şey yok.) Yıl 2000, mevsim yaz, yer Didim'in Akbük beldesi, tatilde son günümüz. Arkadaşımla bisikletlere binip, köy pazarından domates almaya gideceğiz. Gidecektik... benim bisikletin frenleri bozuk olmasaydı. Evden yokuş aşağı inip, virajı alamayınca kendimi bisikletten atmamla, yerde 4 metre sürüklenişim ve duruşum arasında bana sorsan 1 saat falan var. O süre zarfında "genç yaşta sakat kalacam bari tekerlekli sandalyem havalı bi şey olsun" diye düşündüğüm bile oldu. Arkamdan gelen arkadaşım beni eve götürdü. Ne var ki, başımıza bir şey geldiğinde hislerini sinirlenerek dışa vuran canım babacığım, benim yeni imajımdan pek hoşnut görünmüyordu. Beni beldenin kliniğine götürdü.. ben, doktorun açılan çeneme dikiş atma teklifini reddedince babam daha da sinirlendi. Galiba doktor da sinirlenmiş olmalı ki, intikam alır gibi paketledi beni. Yani sargı değil bildiğin paket yaptı benden.. çeneme, ellerime, dizime. Öyle ki, ertesi gün İstanbul'a evimize döndüğümüzde, üstümden kamyon geçtiğini düşünen arkadaşlarım oldu. Demirel gıdısı yapmaya çalıştığım zamanlarda, çenemdeki yara hala farkedilebiliyor.
Efendim en sonuncusu, Kanada'ya geldiğim zamanlarda vuku buldu. Yıl 2009, mevsim yaz, yanımda erkek arkadaşım!!! O da yetmez, bir de o gün tanıştığım çocukluk arkadaşı!!! Yani düşüp bir daha hiç kalkmamayı dilediğim anlardan biri. Şehir merkezinde açık hava sergisi adresi arıyoruz, bu arada içinden geçmekte olduğumuz parktaki fıskiyeli havuz dikkatimi çekiyor. Gerizekalı sanki senin memleketinde hiç fıskiyeli havuz yoktu!!! Öyle hayranlıkla bakıyorum! Derken... yine yavaşladı her şey. Erkek arkadaşımla onun arkadaşı öndeler. O an düşündüğüm tek şey, "tamam hadi düşüyorum ama sessiz olmalıyım, çaktırmamalıyım, onlar farketmeden ayağa kalkmalıyım"dı. Nereye sessiz oluyosun o cüsseyle?! Kum torbası gibi düşüp kaldım beton zeminde. Üstüne istem dışı çıkardığım "aay allaaah hii" sesleri de cabası! Hemen yardımıma koştular sağolsunlar ama o an ters istikamete doğru koşup gözden kaybolsalardı, beni daha çok mutlu edebilirlerdi. Allahım nasıl bir utanç! Gidip kendimi o havuzun dibinde nefessiz bırakmak istiyorum!
Neyse az biraz vakit geçti.. konuyu kapatmaya, ilgiyi başka yöne dağıtmaya, "ben iyiyim yeea" mesajları vermeye çalışıyorum... aay bi baktım, dizimde kayısı büyüklüğünde bir şişlik, taytın altından büyüyünce portakal olacam ben diye bağırıyo! Tabii erkek arkadaşımın da bunu farketmesi çok zaman almadı. Bütün gün bi şeyim yok modunda dolaştıysam da ah sen ne çektiğimi bir de bana sor!
Şimdi farkettim bu büyük düşüşler 9 yılda bir tekrarlamış. Neyse yeea o zaman, 2018'e daha var! Hem ondan önce daha Marduk var!
Konuya sözlük anlamlarıyla giriş yapayım dedim havalı olsun diye ama bu sefer de devamı nasıl olacak bunun diye 1 saattir ekrana bakıyorum. En sonunda durumu itiraf ederek okuyucumun samimiyetine güvenip, konuyu dağıtmak suretiyle yeni, tertemiz bir başlangıç yapabiliriz diye düşündüm. Yani halen de düşünüyorum aslında..
Bir önceki yazımda uzaylılar hakkındaki obsesifliğim az çok anlaşılmıştır diye tahmin ediyorum. Heh! Şimdi benim, aramızda insan kılığında dolaşan uzaylıları ayırt etme konusunda bir takım tekniklerim var. Bunların hepsini sizinle paylaşacak kadar akıl sağlığımı yitirmiş değilim henüz ama o tekniklerin içinde bir tanesi var ki, beni bugüne kadar hiç yanıltmadı! (yani yanıltmaz heralde..)
"İnsan dediğin düşene güler; gülmüyorsa insan değildir!" düşüncesinden yola çıkarak uzaylı bulacam derken, yıllar içinde düşme eylemi, düşen ve düşene gülen insanı gözlemleme konusunda apayrı bir saplantı edindim. (Hooop bunu da burdan bağlayıverdim hacıı!)
Düşen insana gülme şekilleri çeşitlidir. Bunlar arasında, çok afedersiniz anıra anıra gülmek, kıs kıs gülmek, ay tüh yazıık ayağı çekip yandan gülmek, arkanı dönüp gülmek, yolunu değiştirip gülmek, başka bir şeye gülüyormuş gibi yapıp gülmek, düşen kişinin kim olduğuna bağlı olarak eğer açıktan gülmek çok ayıp olacaksa poponu kasıp, yüzünü morartıp içinden gülmek ve daha niceleri bulunmaktadır.
Şaşırtıcı bir biçimde, düşen insanın da çeşitli gülme şekilleri bulunmaktadır. Bunlardan en sevdiğim ve ergenken sıkça kullandığım "ahahahah ay ne komik lan aha dur siz gülmeden ben gülüp bitireyim" şeklindeki buram buram sahtekarlık kokulu olanı; sadece düştüğün yerden değil düştüğün içler acısı, utanç verici durumdan da bir an önce kurtulmaya çalışırken, etrafa kaçak bakışlar atarak "ehieh!" şeklinde çıkanı; "anam zaten düştük bari şirinliği elden bırakmayalım, ordan kurtatırız" amacıyla "aay acıdı birass parmağaaam hihihi" kikirdemesi suretiyle gerçekleşeni bulunmaktadır. Hiçbir şey olmamış gibi kalkıp yoluna devam edeni varsa o da kesin uzaylıdır!
Bizim burada konumuz düşen taraf.
Şanlı tarihimde efsanevi düşüşlere vakıf olmuş biriyim bendeniz. Şu körpe(!) vücudumdaki yara izlerinin hepsi cepheden kalma. Daha öncesi de mevcut ama benim film tadında sahne sahne hatırladığım ilk düşüşüm 9 yaşımda gerçekleşti. Komşunun biri kapıyı çaldı, ben gidip düşen mandalını getirebilir miymişim!! Ya bi kere, bunu bizim kapıya gelip bana söyleyene kadar sen gidip alaydın ya bi zahmet!!! Ben tabii safım, ağzım var dilim yok, vur ensesine al lokmasını takılıyorum. Apartmanın, o da yetmez, lojmanın en melek kız çocuğu Oscarına oynuyorum yani boru mu?! "Tamam tiyze" deyip attım kendimi dışarı. Hava buz! Mevsim kış! Yer Ağrı! Apartmanın girişinde şu an sayısından emin olamadığım bir sürü buzlu basamak var. Seen daha ilk adımdaa tövbe yarebbim bi gök bi yer bi gök bi yer bi gök... ama nasıl ağır çekim zaman. Taa ki güm! Totoşum yere çakılana kadar! Sanırsın barda kavga çıkarıp, 3 yarma bodyguard tarafından dövülüp, barın arka kapısından atılmışım. (Ne biçim sanma be o?!) Neyse kalktım ayağa, etrafıma bakındım kimse yok. Oh! Sonra kahramanlık görevime geri dönüp, tahta mandalı karların arasından kurtardım, sahibine teslim ettim.
2. önemli düşüşüm, bir sene sonra yine Ağrı'da ama bu kez yaz vakti, lojmanın erkek çocuklarıyla bisiklet sürerken oldu. Tamamiyle geçici bir süreliğine normalin altına inmiş olan IQ'mun yan etkisiyle, dimdik bir tepecikten bisikletle inmece oynarken ağzımdaki dişlerden oluyordum. Yine aynı ağır çekim hareketler ama bu kez bildiğin havada taklalar atıyorum. Böyle tuhaf bir bilinçsizlik içinde huzur yaşıyorsun o anlarda. Taa ki güm! Ağzım bir kaya parçasına yapışana kadar! O günden bana yadigar, hep yanımda taşıdığım sol tarafı şiş bir alt dudak kaldı.
Gelelim 3.yee!(2 ile 3 arasında sıklıkla düştüğüm halde pek öyle kayda değer bir şey yok.) Yıl 2000, mevsim yaz, yer Didim'in Akbük beldesi, tatilde son günümüz. Arkadaşımla bisikletlere binip, köy pazarından domates almaya gideceğiz. Gidecektik... benim bisikletin frenleri bozuk olmasaydı. Evden yokuş aşağı inip, virajı alamayınca kendimi bisikletten atmamla, yerde 4 metre sürüklenişim ve duruşum arasında bana sorsan 1 saat falan var. O süre zarfında "genç yaşta sakat kalacam bari tekerlekli sandalyem havalı bi şey olsun" diye düşündüğüm bile oldu. Arkamdan gelen arkadaşım beni eve götürdü. Ne var ki, başımıza bir şey geldiğinde hislerini sinirlenerek dışa vuran canım babacığım, benim yeni imajımdan pek hoşnut görünmüyordu. Beni beldenin kliniğine götürdü.. ben, doktorun açılan çeneme dikiş atma teklifini reddedince babam daha da sinirlendi. Galiba doktor da sinirlenmiş olmalı ki, intikam alır gibi paketledi beni. Yani sargı değil bildiğin paket yaptı benden.. çeneme, ellerime, dizime. Öyle ki, ertesi gün İstanbul'a evimize döndüğümüzde, üstümden kamyon geçtiğini düşünen arkadaşlarım oldu. Demirel gıdısı yapmaya çalıştığım zamanlarda, çenemdeki yara hala farkedilebiliyor.
Efendim en sonuncusu, Kanada'ya geldiğim zamanlarda vuku buldu. Yıl 2009, mevsim yaz, yanımda erkek arkadaşım!!! O da yetmez, bir de o gün tanıştığım çocukluk arkadaşı!!! Yani düşüp bir daha hiç kalkmamayı dilediğim anlardan biri. Şehir merkezinde açık hava sergisi adresi arıyoruz, bu arada içinden geçmekte olduğumuz parktaki fıskiyeli havuz dikkatimi çekiyor. Gerizekalı sanki senin memleketinde hiç fıskiyeli havuz yoktu!!! Öyle hayranlıkla bakıyorum! Derken... yine yavaşladı her şey. Erkek arkadaşımla onun arkadaşı öndeler. O an düşündüğüm tek şey, "tamam hadi düşüyorum ama sessiz olmalıyım, çaktırmamalıyım, onlar farketmeden ayağa kalkmalıyım"dı. Nereye sessiz oluyosun o cüsseyle?! Kum torbası gibi düşüp kaldım beton zeminde. Üstüne istem dışı çıkardığım "aay allaaah hii" sesleri de cabası! Hemen yardımıma koştular sağolsunlar ama o an ters istikamete doğru koşup gözden kaybolsalardı, beni daha çok mutlu edebilirlerdi. Allahım nasıl bir utanç! Gidip kendimi o havuzun dibinde nefessiz bırakmak istiyorum!
Neyse az biraz vakit geçti.. konuyu kapatmaya, ilgiyi başka yöne dağıtmaya, "ben iyiyim yeea" mesajları vermeye çalışıyorum... aay bi baktım, dizimde kayısı büyüklüğünde bir şişlik, taytın altından büyüyünce portakal olacam ben diye bağırıyo! Tabii erkek arkadaşımın da bunu farketmesi çok zaman almadı. Bütün gün bi şeyim yok modunda dolaştıysam da ah sen ne çektiğimi bir de bana sor!
Şimdi farkettim bu büyük düşüşler 9 yılda bir tekrarlamış. Neyse yeea o zaman, 2018'e daha var! Hem ondan önce daha Marduk var!
25 Ocak 2011 Salı
Oysa ben size türkü söyleyecektim!
"Dikkat dikkat! Kıprıs'ı uzaylılar basmıştır! ("istila" kelimesini bilseydik onu kullanırdık) Dikkat dikkat korkmayın! Dikkat dikkat (bunu böyle her cümle başında söyleyince, beni daha çok insanın duyabileceğine inanmıştım) sadece sizinle arkadaş olmak istiyorlar! Dikkat dikkat duyduk duymadık demeyin!"
Yaş 7. Yer Girne. Benim uzaylı kavramıyla tanışıp, o kavrama sapık gibi sarılıp başka hiçbir şey düşünemediğim zamanlar... Şu an neden orda bulunduğuna anlam veremediğim metal bir boru asılı balkon demirlerine, köşeye doğru. O köşeye pısıp, zürafa boynumla boruya erişiyorum. Pısıyorum çünkü kimliğimi gizli tutmam lazım. Beni bir yerlerden izlediğine inandığım uzaylı arkadaşlarım eminim bunun böyle olmasını isterlerdi.
O borudan çıkan sesim, böyle daha az çocuksu, daha ciddiye alınır, daha gür, daha etkili geliyordu bana ama eğer bir allahın kulu da çıkıp "kızım ne diyosun? niye böğürüp duruyosun?" deseydi, ben de başka taktikler geliştirip uzaylı arkadaşlarımın başlarını öne eğdirmezdim!!!
Böylece çabalarım sonuçsuz kalınca ben de "bu iş böyle olmayacak buraşdan" dedim. (pek severim Kıprıs aksanını)
Gel zaman, git zaman.. Ben kafada plan üstüne plan kuruyorum. Dedim tamam ben misyonumu üstlendim; insanları ne yapıp ne edip inandıracam, dünya ile bizimkilerin gezegenini "kardeş gezegen" yapacam... ama uzaylı arkadaşlarımlan önce oturup bi iletişime geçmeli, bi beyin fırtınası yapmalıyız. Yani biliyorum, ben uyurken beynimden bilgi transferi falan yapıyorlar ama artık ilişkimizi bir adım ileri taşımamızın vakti geldi.
O yaz babannemleri görmeye gittik Zile'ye. Arka odalardan birinde eski bir radyo buldum. Ama ne bulmak! Sanırsın Kimberlit bacasından elmas çıkarmışım, o kadar mutluyum. Neticede uzaylıda teknoloji, denizde kum! Frekans mesajı göndericekler tabiiiee!!
Ben başladım saatlerce o radyonun önünde, kocaman yuvarlak şeyi milim milim çevirerek boş frekanslarda mesaj bekledim. Aralarda denk geldiğim Tokat türkülerini de repertuarıma almayı ihmal etmedim. Uzaylı arkadaşlarım gelince söylerim diye. Artık hatırlamıyorum. Bilgi transferi sırasında beğenmeyip silmiş olmalı şerefsisler!
Çok yaklaştığım anlar oldu. Olmadı değil. Bir şeyler vardı o sinyallerde ama kendi dillerinde vikvikledikleri için anlayamadım. Türkçe bilenler, o dönem mesaj gönderme işine bakmıyorlardı galiba. Bu iş de böyle yattı.
E ben haliyle bunca uğraştan sonra tavır yaptım. Kendimi kullanılmış hissediyordum. Ama kalbim hep onlarlaydı. İlkokulda arkadaşlarımın doldurmam için verdiği pembişli, barbili, köpekli, kalpli anket defterlerine, gitmek istediğin yer sorusuna UZAY; tanışmak istediğin ünlü sorusuna UZAYLI; en sevdiğim renge UZAYLI YEŞİLİ yazmaktan kendimi alamadığım zamanlar oldu.
Sevgimi, inancımı içime gömerek geçti yıllar... Taa kiii bir gün Teksoy Görevde'yi izleyene kadar! 1947 yılında Amerika'nın Roswell kasabası taraflarında bir uzay aracı düşmüş. İçinden çıkardıkları uzaylı cesetlerine otopsi yapıp, bunu filme almışlar. Yıllar sonra bir şekilde bu görüntüler ortaya çıkıyor ve işte burada benim gözümün önünde!! Ay hem aciip korkuyorum izlerken, hem üzülüyorum bahtsıza, bir yandan Amerikalılar bunu bizden nasıl gizler diye delleniyorum, diğer yandan da bozuluyorum.. geleydiler buraya ne güzel bizim apartmanın önü bomboş arazi, oraya iniverirlerdi diye. Kafam hiç karışmadığı kadar karışmış, duygu sel olmuş akıyor adeta! Sadettin programın sonunda gözümün içine içine bakıyor, parmağını beynime sokarak "beeen Sadettin Teksooy" deyip gidiyor.
Ertesi gün gazetede haber Roswell'i anlatıyo, nasıl olmuş ne zaman olmuş vs.. Yanda bir resim, uzaylıyı bulan subay çizmiş. Ellerinden, ayaklarından oklar çıkarmış uzaylının resminin "6 parmak" diye not düşmüş. Kestim sakladım, yıllarca put gibi taptım o gazete küpürüne. Arada çıkarıp sevdim, içlendim. İntikamını alacam arkidiş diye yeminler ettim. Kendimi uzaylı haberi kolleksiyonculuğuna verdim. Normal bir genç olmayı öğrenene kadar da devam ettim. (O küpürlerin Ankara'da annemlerin evde bir yerde olduğuna inanıyorum)
Herşeye rağmen beklemekten inatla bıkmadım. Çook yıllar sonra baş ağrılarım için çektirdiğim tomografi sonuçlarını beklerken, "kesin 3.göz bölgemde çip var benim" diye inanıp hayal kırıklığına uğradım evet... Günlerce yazlık balkonunda sivrisineklere inat, sırf ufo görebileyim diye yatıp uçak ışığına heyecanlandığım da oldu evet... Ama bıkmadım arkadaş!
Bill Birnes şöyle demiş : "Şahit olunan, iddia edilen, duyulan, söylenen UFO olaylarının %90’ı saçmalıktır. Hayallere, yalanlara ya da çarpıtmalara dayanır. Ama bunların %10'u tamamen gerçektir. Bunların gerçekliğini ispatlamak için bilime başvuracağız ve bilimsel olarak yalanlanamayacak bir kanıt bulana kadar devam edeceğiz."
Yaş 7. Yer Girne. Benim uzaylı kavramıyla tanışıp, o kavrama sapık gibi sarılıp başka hiçbir şey düşünemediğim zamanlar... Şu an neden orda bulunduğuna anlam veremediğim metal bir boru asılı balkon demirlerine, köşeye doğru. O köşeye pısıp, zürafa boynumla boruya erişiyorum. Pısıyorum çünkü kimliğimi gizli tutmam lazım. Beni bir yerlerden izlediğine inandığım uzaylı arkadaşlarım eminim bunun böyle olmasını isterlerdi.
O borudan çıkan sesim, böyle daha az çocuksu, daha ciddiye alınır, daha gür, daha etkili geliyordu bana ama eğer bir allahın kulu da çıkıp "kızım ne diyosun? niye böğürüp duruyosun?" deseydi, ben de başka taktikler geliştirip uzaylı arkadaşlarımın başlarını öne eğdirmezdim!!!
Böylece çabalarım sonuçsuz kalınca ben de "bu iş böyle olmayacak buraşdan" dedim. (pek severim Kıprıs aksanını)
Gel zaman, git zaman.. Ben kafada plan üstüne plan kuruyorum. Dedim tamam ben misyonumu üstlendim; insanları ne yapıp ne edip inandıracam, dünya ile bizimkilerin gezegenini "kardeş gezegen" yapacam... ama uzaylı arkadaşlarımlan önce oturup bi iletişime geçmeli, bi beyin fırtınası yapmalıyız. Yani biliyorum, ben uyurken beynimden bilgi transferi falan yapıyorlar ama artık ilişkimizi bir adım ileri taşımamızın vakti geldi.
O yaz babannemleri görmeye gittik Zile'ye. Arka odalardan birinde eski bir radyo buldum. Ama ne bulmak! Sanırsın Kimberlit bacasından elmas çıkarmışım, o kadar mutluyum. Neticede uzaylıda teknoloji, denizde kum! Frekans mesajı göndericekler tabiiiee!!
Ben başladım saatlerce o radyonun önünde, kocaman yuvarlak şeyi milim milim çevirerek boş frekanslarda mesaj bekledim. Aralarda denk geldiğim Tokat türkülerini de repertuarıma almayı ihmal etmedim. Uzaylı arkadaşlarım gelince söylerim diye. Artık hatırlamıyorum. Bilgi transferi sırasında beğenmeyip silmiş olmalı şerefsisler!
Çok yaklaştığım anlar oldu. Olmadı değil. Bir şeyler vardı o sinyallerde ama kendi dillerinde vikvikledikleri için anlayamadım. Türkçe bilenler, o dönem mesaj gönderme işine bakmıyorlardı galiba. Bu iş de böyle yattı.
E ben haliyle bunca uğraştan sonra tavır yaptım. Kendimi kullanılmış hissediyordum. Ama kalbim hep onlarlaydı. İlkokulda arkadaşlarımın doldurmam için verdiği pembişli, barbili, köpekli, kalpli anket defterlerine, gitmek istediğin yer sorusuna UZAY; tanışmak istediğin ünlü sorusuna UZAYLI; en sevdiğim renge UZAYLI YEŞİLİ yazmaktan kendimi alamadığım zamanlar oldu.
Sevgimi, inancımı içime gömerek geçti yıllar... Taa kiii bir gün Teksoy Görevde'yi izleyene kadar! 1947 yılında Amerika'nın Roswell kasabası taraflarında bir uzay aracı düşmüş. İçinden çıkardıkları uzaylı cesetlerine otopsi yapıp, bunu filme almışlar. Yıllar sonra bir şekilde bu görüntüler ortaya çıkıyor ve işte burada benim gözümün önünde!! Ay hem aciip korkuyorum izlerken, hem üzülüyorum bahtsıza, bir yandan Amerikalılar bunu bizden nasıl gizler diye delleniyorum, diğer yandan da bozuluyorum.. geleydiler buraya ne güzel bizim apartmanın önü bomboş arazi, oraya iniverirlerdi diye. Kafam hiç karışmadığı kadar karışmış, duygu sel olmuş akıyor adeta! Sadettin programın sonunda gözümün içine içine bakıyor, parmağını beynime sokarak "beeen Sadettin Teksooy" deyip gidiyor.
Ertesi gün gazetede haber Roswell'i anlatıyo, nasıl olmuş ne zaman olmuş vs.. Yanda bir resim, uzaylıyı bulan subay çizmiş. Ellerinden, ayaklarından oklar çıkarmış uzaylının resminin "6 parmak" diye not düşmüş. Kestim sakladım, yıllarca put gibi taptım o gazete küpürüne. Arada çıkarıp sevdim, içlendim. İntikamını alacam arkidiş diye yeminler ettim. Kendimi uzaylı haberi kolleksiyonculuğuna verdim. Normal bir genç olmayı öğrenene kadar da devam ettim. (O küpürlerin Ankara'da annemlerin evde bir yerde olduğuna inanıyorum)
Herşeye rağmen beklemekten inatla bıkmadım. Çook yıllar sonra baş ağrılarım için çektirdiğim tomografi sonuçlarını beklerken, "kesin 3.göz bölgemde çip var benim" diye inanıp hayal kırıklığına uğradım evet... Günlerce yazlık balkonunda sivrisineklere inat, sırf ufo görebileyim diye yatıp uçak ışığına heyecanlandığım da oldu evet... Ama bıkmadım arkadaş!
Bill Birnes şöyle demiş : "Şahit olunan, iddia edilen, duyulan, söylenen UFO olaylarının %90’ı saçmalıktır. Hayallere, yalanlara ya da çarpıtmalara dayanır. Ama bunların %10'u tamamen gerçektir. Bunların gerçekliğini ispatlamak için bilime başvuracağız ve bilimsel olarak yalanlanamayacak bir kanıt bulana kadar devam edeceğiz."
17 Ocak 2011 Pazartesi
Ver Gazı!
Uzun zamandır sorup duruyorsunuz, "bu blogun başındaki gaz çıkaran kız şeysi de ne.. kim yapmış.. niye koydun?" diye. YALAN! Ya biri de merak edip sormaz mı?! Bi ne alaka demez mi?! Neyse.. ben yazının bağlayıcı kısmını oluşturmak için, en azından biriniz sormuşsunuz gibi davranıcam.
Bunu ben çizdim!.. Desem ben bile kendimi inandıramam. Zira benim resim becerim, kareden ev, üçgenden çatı ve dikdörtgenden iki pencere + kapı yapmaktan öteye gidemedi. (Geometri bilgimin sınırları da buradan anlaşılabilir herhalde).
Neyse, şimdi bu çok merak ettiğiniz(!) çizim, ismini vermek istemediğim bir Japon'a ait. Vermek istememekten ziyade, şimdilik ismini veremiyorum diyelim. Mazallah açar bi google neyin, çat diye benim blogu bulur, yok telifiydi bilmem nesiydi, blog dünyasına ismim kara harflerle yazılır "emek düşmanı" diye! Ama valla şu telif olaylarını anlayacak, uğraşacak ve en önemlisi karşılayacak gücüm olsa, cidden önce onu hallederdim. Yoksa benim saygıda kusur ettiğim yok! Sana söz Japon kızı, elim biraz para görsün adını altın harflerle yazıcam buraya! (Kendisi hakkında bilgi edinmek isteyen arkadaşlar, bana özel yollardan ulaşabilirsiniz. Oh bari vicdanımı rahatlatayım.)
Bu pek yetenekli Japon kızın, BİN tane işinin arasından bunu bu denli beğenmiş olmamın nedenleri üstünde bolca düşündüm durdum. Sonra dedim ki kendi kendime, "Gerizekalı!! Ne diye o kadar düşünüyorsun?! Sen değil misin hayatının en güzel anlarını, hep bi gaz ağrısıyla lekeleyen?! Sen değil misin, ah keşke bunun bi gidişi olsa, dönüşü olmasa diye dualar eden?!
Arkadaş, ben hayatta ne çektiysem bu gaz belası yüzünden çektim! Şimdi burdan, öyle çok afedersin ulu orta bırakıyormuşum gibi bir çıkarım yapmayasın çünkü tam tersi, bütün sorun çıkmamasında. Çıkmayor çıkmayor! Anca o böyle karnımın içinde, doğup dünyayı ele geçirmeyi bekleyen alien yavrusu gibi kükreye kükreye geziyor.
Öğrenim hayatımın bitmesine en çok, o sınav zamanlarındaki ölümcül sessizlik anlarından kurtulduğum için sevinmiştim. Hele ki sabah sınavları... Sustur susturabilirsen canavarı! Sol kol mütemadiyen sıranın altında, karın bölgesine doğru basınç halinde, alien bebesinin gidiş yönüne doğru şekilden şekile giren bir vücut. E haliyle kopya çekiyo izlenimi veriyorum, bir de onun stresi! Hadi tuvalete gideyim, rahatlayım desem o da mümkün değil. Olmuyor!
En fenası erkek arkadaşınla daha birbirinizi tanıma aşaması... Adama peşin peşin diyemiyorsun tabii "eğer ki beni seveceksen, karnımdakini de sahipleneceen!" diye. Zaten o sesi duyunca, ayıp olmasın diye bir şey diyemeyip ama duymazlıktan da gelemeyip "aç mısın?" diye sormalar yok mu?!! Ulan duyduğunu belli ediyosun, bari fakir muamelesi yapma bana!!! Ne açı ya! Sor güzelce, dalga geç, gülelim eğlenelim, kurtulalım ikimiz de.
Yıllar evvel kalktım doktora gittim. Anlattım derdimi. "Şu alienın filmine bi bakalım ehiheh" deyip aldı eline karın bölgemin filmini. "Bu nasıl bir şey ya, çakmak çaksam patlarsın valla!" dedi sırıtarak. Tabii ben o zamanlar gencim, her şeyi fazlasıyla ciddiye alıyorum. Bi bozulduum!
- "Ee napcam?"
- "Şu ilacı alacaksın, ağrını kesecek. Yemek yerken de konuşmamaya dikkat et."
- "Neeeyy?"
- "Yemek sırasında konuşurken ağzından giren hava gaza neden olur."
- "Yaaa bi tek beni mi buluyo bu hava girecek?!! Dalga mı geçiyosun ya sen benle? Hem bu filmin neresinde görünüyo gaz? Hıı? Nasıl anlıyosun sen onu? Oynama benimlen doktoooorr!!!" diye başladım. İçimden tabii.
Artık benim yaş kemale erdi. Karnımdaki günahsızla barışık yaşamayı öğrendim. Lakin şöyle rahat rahat, güle oynaya bırakabilen insanlara hep gıpta etmişimdir. Ondandır ki ben bu çizimi görünce, işte tam da bu dedim! Tam da böyle olmalı...
Gaz ayıp bir şey değildir! Bazılarının ağızlarından çıkan onca kötü şeyi normal karşılarken, kendi poponuzdan çıkan gaza haksızlık etmeyin.
Bunu ben çizdim!.. Desem ben bile kendimi inandıramam. Zira benim resim becerim, kareden ev, üçgenden çatı ve dikdörtgenden iki pencere + kapı yapmaktan öteye gidemedi. (Geometri bilgimin sınırları da buradan anlaşılabilir herhalde).
Neyse, şimdi bu çok merak ettiğiniz(!) çizim, ismini vermek istemediğim bir Japon'a ait. Vermek istememekten ziyade, şimdilik ismini veremiyorum diyelim. Mazallah açar bi google neyin, çat diye benim blogu bulur, yok telifiydi bilmem nesiydi, blog dünyasına ismim kara harflerle yazılır "emek düşmanı" diye! Ama valla şu telif olaylarını anlayacak, uğraşacak ve en önemlisi karşılayacak gücüm olsa, cidden önce onu hallederdim. Yoksa benim saygıda kusur ettiğim yok! Sana söz Japon kızı, elim biraz para görsün adını altın harflerle yazıcam buraya! (Kendisi hakkında bilgi edinmek isteyen arkadaşlar, bana özel yollardan ulaşabilirsiniz. Oh bari vicdanımı rahatlatayım.)
Bu pek yetenekli Japon kızın, BİN tane işinin arasından bunu bu denli beğenmiş olmamın nedenleri üstünde bolca düşündüm durdum. Sonra dedim ki kendi kendime, "Gerizekalı!! Ne diye o kadar düşünüyorsun?! Sen değil misin hayatının en güzel anlarını, hep bi gaz ağrısıyla lekeleyen?! Sen değil misin, ah keşke bunun bi gidişi olsa, dönüşü olmasa diye dualar eden?!
Arkadaş, ben hayatta ne çektiysem bu gaz belası yüzünden çektim! Şimdi burdan, öyle çok afedersin ulu orta bırakıyormuşum gibi bir çıkarım yapmayasın çünkü tam tersi, bütün sorun çıkmamasında. Çıkmayor çıkmayor! Anca o böyle karnımın içinde, doğup dünyayı ele geçirmeyi bekleyen alien yavrusu gibi kükreye kükreye geziyor.
Öğrenim hayatımın bitmesine en çok, o sınav zamanlarındaki ölümcül sessizlik anlarından kurtulduğum için sevinmiştim. Hele ki sabah sınavları... Sustur susturabilirsen canavarı! Sol kol mütemadiyen sıranın altında, karın bölgesine doğru basınç halinde, alien bebesinin gidiş yönüne doğru şekilden şekile giren bir vücut. E haliyle kopya çekiyo izlenimi veriyorum, bir de onun stresi! Hadi tuvalete gideyim, rahatlayım desem o da mümkün değil. Olmuyor!
En fenası erkek arkadaşınla daha birbirinizi tanıma aşaması... Adama peşin peşin diyemiyorsun tabii "eğer ki beni seveceksen, karnımdakini de sahipleneceen!" diye. Zaten o sesi duyunca, ayıp olmasın diye bir şey diyemeyip ama duymazlıktan da gelemeyip "aç mısın?" diye sormalar yok mu?!! Ulan duyduğunu belli ediyosun, bari fakir muamelesi yapma bana!!! Ne açı ya! Sor güzelce, dalga geç, gülelim eğlenelim, kurtulalım ikimiz de.
Yıllar evvel kalktım doktora gittim. Anlattım derdimi. "Şu alienın filmine bi bakalım ehiheh" deyip aldı eline karın bölgemin filmini. "Bu nasıl bir şey ya, çakmak çaksam patlarsın valla!" dedi sırıtarak. Tabii ben o zamanlar gencim, her şeyi fazlasıyla ciddiye alıyorum. Bi bozulduum!
- "Ee napcam?"
- "Şu ilacı alacaksın, ağrını kesecek. Yemek yerken de konuşmamaya dikkat et."
- "Neeeyy?"
- "Yemek sırasında konuşurken ağzından giren hava gaza neden olur."
- "Yaaa bi tek beni mi buluyo bu hava girecek?!! Dalga mı geçiyosun ya sen benle? Hem bu filmin neresinde görünüyo gaz? Hıı? Nasıl anlıyosun sen onu? Oynama benimlen doktoooorr!!!" diye başladım. İçimden tabii.
Artık benim yaş kemale erdi. Karnımdaki günahsızla barışık yaşamayı öğrendim. Lakin şöyle rahat rahat, güle oynaya bırakabilen insanlara hep gıpta etmişimdir. Ondandır ki ben bu çizimi görünce, işte tam da bu dedim! Tam da böyle olmalı...
Gaz ayıp bir şey değildir! Bazılarının ağızlarından çıkan onca kötü şeyi normal karşılarken, kendi poponuzdan çıkan gaza haksızlık etmeyin.
10 Ocak 2011 Pazartesi
Bir berber bir berbere bireberberberberaber
Aslan yattığı yerden değil; bence direkt yelesinden belli olur! Yelesiz aslana aslan diyesim gelmiyor benim. Dişi cinsine haksızlık yaptığımın farkındayım fakat keşke onlara zamanında başka bir isim verilmiş olsaymış.
O yele bööyle gürül gürül, parıl parıl! Düşmanını 100 metreden tırsıtıp kaçırıyor, günde 50 tane dişi tavlıyor, sonra bu dişiler bunu yediriyor, içiriyor; bu böyle yan gel yatarken "hanım gel de bi yelemi tara, parlat, bi dil neyin at!" diyor.. yazık o zavallı da bebelerine avlanmayı mı öğretsin, herifin gönlünü mü etsin, hangisini önce beslesin, doyursun bilemiyor. (Öhm.. bu hikaye bana bi tanıdık geldi?) Velhasıl kelam bunların hepsini o şaaşalı yele yapıyor. Yelesi olmasa orman kralı falan da iimmkanı yok olamazdı bu hayvan. Kesin kaplan kral olurdu bence!
Biz insan evlatlarının yaşadığı doğal ortamda da, kafa üstünde çıkan kıl önemli bir unsur. (Diğer yerlerde çıkanların öneminden bahsetmeyeceğim zira mahallenizde her gün yenisi açılan lazer epilasyon merkezleri size bir fikir verebilir.) (Ayrıca konumuz bu değil.)
O kıl toplamına biz, "saç" diyoruz! Zaten kıl deseymişiz hiç hoş olmazmış. Kılım dökülüyor, kılımın dibi gelmiş, kılımı kurutayım, kılım yağlandı... (Burda konuyu bağlayamadığım için saçmalıyorum.) Neyse demem o ki, orman kralı için yelesi ne ise, kadın için de saçı odur!!! (Bir de apaçiler için.) Kadının kendini ifade edebilmek için kullandığı en önemli araçlardan biridir. Ona yeni şekiller verdirir (bilhassa malum zamanlarda), bu yeni şekiller için günlerce hatta aylarca düşünür (malum zamanlarda bu süre kısalır), bazen yeni renkler dener (bunu malum zamanlarda yapmasa iyi olur). Tabii tüm bunlar için bizim kuaför adını verdiğimiz (onu da biz değil, elin Fransızı vermiş), %80'i tuhaf giyimli, bol parfüm kokulu, jöle kafalı, yay kaşlı adamlara giderler. (Tecrübe noksanlığımla alakalı olarak, kuaförün dişi cinsini konudan uzak tuttuğumu belirtmek isterim.) Bu kuaförler kendi aralarında 3'e, 5'e, bilemedin 10'a ayrılırlar. Ben aklıma gelenleri ayırayım:
DiliFönMakinesineKaçasıcalar
Bu grup sizi "Hoşgeldin abla!" ile karşılayıp, koltukta oturduğunuz süre boyunca mahalleliden, siyasetten, sevgilisinden, Kral Tv'nin yeni kliplerinden, geçen hafta yaptığı gelin başından, gelinin kaynanasından, başının ağrısından, patronundan, havadan, sudan konuşmaya çok heveslidir. Çenesi hızlandıkça elleri yavaşlar. Ne var ki, istediğiniz model konusundaki talimatlarınızı birebir uygulayarak, şaşırtıcı ve tatmin edici bir performans sergiler.
BalyajAtalımcıManyaklar
Bunlar daha efendiden "Buyurun!"la falan içeri alırlar sizi. Karısı, çoluğu çocuğu cinayete kurban gitmiş FBI ajanı havası vardır ilk intibada. Koltuğa oturduğunuzda, saçınızı eliyle şööyle bir karıştırıp "Kim kesti saçınızı?" diye sorar. "Hmm.." der sonra "biz yeniden bi keselim?" Orda hayır dedin dedin!!! Demedin, bütün gücü ele geçirip saçınıza istediği herşeyi yapmayı kafaya koyar ki bunlardan en korkuncu balyajdır! O hüzünlü, o ağırbaşlı adam gider, yerine "şuraya şunu atalım, buraya bunu koyalım, şurdan şunu keselim, bundan bunu yapalım" diye gözleri fıldır fıldır dönen bir canavar gelir. Eğer ipleri onun eline vermişseniz, sonuç elbette ki titreyen bir alt dudak, rulo tuvalet kağıdı eşliğinde heba olan bir gece ve tokalarla geçirilen 1-2 haftadır.
AsabiMetroseksüeller
İçeri girdiğinizde önce görmezlikten gelir sizi. Siz de otursam mı, burda beklesem mi, gördü mü ki beni diye mal gibi dikilirken "Şuraya geçin, geliyorum!" der havalı havalı. Konser şarkıcısı gibi illaki geç çıkar sahneye. Siz heyecanla istediğiniz modeli anlatırken, sizi dinlemediği hissine kapılıp ikinci kez anlatınca sinirlenir ve "Tamam anladık!" gibisinden birşeyler söyleyip, konuyu hemen "Önce saçını yıkayalım"a çevirir. Çünkü o saç yıkama koltuğunda sizi savunmasız bırakıp, kaynar suyun altında beyninizi eritip, boynunuzu kırma fantezileri kurmaktadır. Burda elinden geldiğince sizi hırpaladıktan sonra, yerinize dönüp hayatınız pahasına son kez söyleyebildiğiniz "anladınız dimi benim şeey.. istediğim yaani..anlad...." cümlesiyle birlikte kafanıza yediğiniz fırça darbeleriyle şuurunuzu kaybeder ve acı gerçekle evde yüzleşirsiniz.
Ayıra ayıra 3'e ayırabilmişim. Lakin bende yazacak derman kalmadı başka. Sizin aklınıza gelen varsa kendi kendinize düşünürsünüz artık.
Ayrıca iyiki de ormanda kuaför bir hayvan yokmuş! Yani aslan bu acımaz üstelik!
Emocu gençler! Gözünüzü seveyim bırakın sadece aslanlara kalsın o saç modeli!
O yele bööyle gürül gürül, parıl parıl! Düşmanını 100 metreden tırsıtıp kaçırıyor, günde 50 tane dişi tavlıyor, sonra bu dişiler bunu yediriyor, içiriyor; bu böyle yan gel yatarken "hanım gel de bi yelemi tara, parlat, bi dil neyin at!" diyor.. yazık o zavallı da bebelerine avlanmayı mı öğretsin, herifin gönlünü mü etsin, hangisini önce beslesin, doyursun bilemiyor. (Öhm.. bu hikaye bana bi tanıdık geldi?) Velhasıl kelam bunların hepsini o şaaşalı yele yapıyor. Yelesi olmasa orman kralı falan da iimmkanı yok olamazdı bu hayvan. Kesin kaplan kral olurdu bence!
Biz insan evlatlarının yaşadığı doğal ortamda da, kafa üstünde çıkan kıl önemli bir unsur. (Diğer yerlerde çıkanların öneminden bahsetmeyeceğim zira mahallenizde her gün yenisi açılan lazer epilasyon merkezleri size bir fikir verebilir.) (Ayrıca konumuz bu değil.)
O kıl toplamına biz, "saç" diyoruz! Zaten kıl deseymişiz hiç hoş olmazmış. Kılım dökülüyor, kılımın dibi gelmiş, kılımı kurutayım, kılım yağlandı... (Burda konuyu bağlayamadığım için saçmalıyorum.) Neyse demem o ki, orman kralı için yelesi ne ise, kadın için de saçı odur!!! (Bir de apaçiler için.) Kadının kendini ifade edebilmek için kullandığı en önemli araçlardan biridir. Ona yeni şekiller verdirir (bilhassa malum zamanlarda), bu yeni şekiller için günlerce hatta aylarca düşünür (malum zamanlarda bu süre kısalır), bazen yeni renkler dener (bunu malum zamanlarda yapmasa iyi olur). Tabii tüm bunlar için bizim kuaför adını verdiğimiz (onu da biz değil, elin Fransızı vermiş), %80'i tuhaf giyimli, bol parfüm kokulu, jöle kafalı, yay kaşlı adamlara giderler. (Tecrübe noksanlığımla alakalı olarak, kuaförün dişi cinsini konudan uzak tuttuğumu belirtmek isterim.) Bu kuaförler kendi aralarında 3'e, 5'e, bilemedin 10'a ayrılırlar. Ben aklıma gelenleri ayırayım:
DiliFönMakinesineKaçasıcalar
Bu grup sizi "Hoşgeldin abla!" ile karşılayıp, koltukta oturduğunuz süre boyunca mahalleliden, siyasetten, sevgilisinden, Kral Tv'nin yeni kliplerinden, geçen hafta yaptığı gelin başından, gelinin kaynanasından, başının ağrısından, patronundan, havadan, sudan konuşmaya çok heveslidir. Çenesi hızlandıkça elleri yavaşlar. Ne var ki, istediğiniz model konusundaki talimatlarınızı birebir uygulayarak, şaşırtıcı ve tatmin edici bir performans sergiler.
BalyajAtalımcıManyaklar
Bunlar daha efendiden "Buyurun!"la falan içeri alırlar sizi. Karısı, çoluğu çocuğu cinayete kurban gitmiş FBI ajanı havası vardır ilk intibada. Koltuğa oturduğunuzda, saçınızı eliyle şööyle bir karıştırıp "Kim kesti saçınızı?" diye sorar. "Hmm.." der sonra "biz yeniden bi keselim?" Orda hayır dedin dedin!!! Demedin, bütün gücü ele geçirip saçınıza istediği herşeyi yapmayı kafaya koyar ki bunlardan en korkuncu balyajdır! O hüzünlü, o ağırbaşlı adam gider, yerine "şuraya şunu atalım, buraya bunu koyalım, şurdan şunu keselim, bundan bunu yapalım" diye gözleri fıldır fıldır dönen bir canavar gelir. Eğer ipleri onun eline vermişseniz, sonuç elbette ki titreyen bir alt dudak, rulo tuvalet kağıdı eşliğinde heba olan bir gece ve tokalarla geçirilen 1-2 haftadır.
AsabiMetroseksüeller
İçeri girdiğinizde önce görmezlikten gelir sizi. Siz de otursam mı, burda beklesem mi, gördü mü ki beni diye mal gibi dikilirken "Şuraya geçin, geliyorum!" der havalı havalı. Konser şarkıcısı gibi illaki geç çıkar sahneye. Siz heyecanla istediğiniz modeli anlatırken, sizi dinlemediği hissine kapılıp ikinci kez anlatınca sinirlenir ve "Tamam anladık!" gibisinden birşeyler söyleyip, konuyu hemen "Önce saçını yıkayalım"a çevirir. Çünkü o saç yıkama koltuğunda sizi savunmasız bırakıp, kaynar suyun altında beyninizi eritip, boynunuzu kırma fantezileri kurmaktadır. Burda elinden geldiğince sizi hırpaladıktan sonra, yerinize dönüp hayatınız pahasına son kez söyleyebildiğiniz "anladınız dimi benim şeey.. istediğim yaani..anlad...." cümlesiyle birlikte kafanıza yediğiniz fırça darbeleriyle şuurunuzu kaybeder ve acı gerçekle evde yüzleşirsiniz.
Ayıra ayıra 3'e ayırabilmişim. Lakin bende yazacak derman kalmadı başka. Sizin aklınıza gelen varsa kendi kendinize düşünürsünüz artık.
Ayrıca iyiki de ormanda kuaför bir hayvan yokmuş! Yani aslan bu acımaz üstelik!
Emocu gençler! Gözünüzü seveyim bırakın sadece aslanlara kalsın o saç modeli!
Etiketler:
aslan yelesi,
balyaj,
emocu,
FBI ajanı,
kıl,
kuaför,
metroseksüel,
ormanlar kralı kaplan
30 Aralık 2010 Perşembe
Ben sporcunun
Zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklı, yahşıklı, güzel vücütlü, tatlı dilli olanını severim. Spor sevmem, sporcu severim. Ayrıca "spor" kelimesini fonetik açıdan da komik bulurum.
28 yaşındayım. Hobilerim arasında müzik dinlemek, kitap okumak, spor yapm... DAATT! O sonuncu olmadı! Fobilerimin arasına koysam olur ama. Ortaokulda altında kaldığım sağlık topu ve burnuma doğru yediğim sayısız basket topu sağolsun.. O nedenledir ki, topla oynanan sporları heeeç sevmem! Koşmayı da bilmem... Zira vücudum, 12 yaşından sonra hiçbir zaman koşmaya elverişli olmadı benim. Tenis ve benzeri raketli sporları da beceremem. Çünkü yer yer sa(ğ)lak, yer yer solak bir insan evladı olarak, raketin hangi elimde durması gerektiğine hiç karar veremedim. Yüzmek desen, genel olarak "bak ben su balesi yapabiliyorum!", "bak şimdi dalacam bacak arasından geçecem", "hadi nefes tutalım" gibi eğlencelerden ibaret benim için. Ama bişey diyim, çok hızlı yürürüm!!! Hatta bir de bişey itiraf edeyim, zamanında olimpiyatlarda mıydı bi yerde görmüştüm, sporcu insanların böyle sanki çişleri varmış da hem tuvalete yetişmeleri gerekiyormuş hem de kaçmasın diye kasıyorlarmış gibi hızlı hızlı yürüdükleri bir spor var (adını hala bilmem).. heh ben bir ara içten içe o sporu yapabileceğime, ülkemi en iyi şekilde temsil edip, altın madalyalardan beşi bir yerde dizebileceğime çok inanmıştım. Gerçekten.
Çocukken hepinizin yakartop oynamışlığı vardır illaki. Bazılarınız ona "yakantop" diyor. Olsun. Benim çocukluğumda çok modaydı. Sabahtan akşama kadar bi tarafımıza motor takmış gibi oynardık. Neyse gel zaman git zaman, aylar önce burda bir ganadalı arkadaşımla konuşuyorum, dodgeball modgeball birşeyler diyor bana. Enee dedim bu bizim yakartop! Bir an o günlere gittim, bi duygu seli içimde, gözlerim doldu, tutamadım kendimi "aay ben de çok severiiim" dedim. Sen nerden seviyosun dunkof!!! En son ne zaman oynadın diye sorsa biri ne dicen?! Ayrıca elin oynadığıyla, senin sokakta üç beş sümüklü arkadaşınla oynadığın bir mi?! Ganadalı da demez mi "ar yu kidin mi! bizim de yeni sezonda kız oyuncuya ihtiyacımız vardı. illa gel de gel!".Sezon ne ya! Lig diyo, playoff diyo, şöyle diyo, böyle diyo, benim nefesim darlanıyo, gözlerim kararıyo... "Yeaa benim ülkemde bu değişik biraz... bunun kuralları... yani benim sevdiğim bu olmayabilir... boşver canım ben oynamayayım" diyorum.. Israr kıyamet en sonunda tamam dedirtti bana!
İlk maç günü geldi çattı. O günün sabahı söylemesi ayıp bir ishaliiiiim! Heyecandan hep. Neyseki geçti sonra ama karnımdaki gök gürültüsü kaldı. İnsanlarla sosyalleşme konusunda pek de sıkıntı yaşamayan ben, o gün takım arkadaşlarımla ilk buluşmamda yabani bir öküze dönüştüm. Evcili var mı demeyin olabilir... Tabii gitti benim bütün özgüven!
İlk maçta yapılabilecek bütün hataları yaptım. 2.sinde nispeten daha az hata yaptım. 3,4 derken özgüvenim yavaş yavaş gelmeye başladı çok şükür yoksa finalde kendimi sahanın ortasında kesmeyi planlıyordum.
Geldik finaleee! Yine aldı mı beni bir ishal! Biliyorum başıma birşey gelecek! 1. sıradaki takımla oynuyoruz, biz 2.yiz. Zaten sadece 2 takım var deermişim... yok. 8 takım var. Son rounddayız berabere. Yani aldık aldık! Enee bi baktım sağım solum önüm arkam bomboş! Herkes vurulmuş, saha dışında. Eşşedüennaaa diye başladım içimden. 5 dakika cephede tek başıma savaştım. Yaşadığım stresi sen sorma ben de söylemeyeyim. Kan çekiyorlar sanki bir yerimden. Ya arkadaş Türkiye'den kopmuş gelmiş, en son 10 yaşında yakartop oynamış, koşarken kolunu bacağını nereye koyacağını bilmeyen kızı niye bırakırsınız bir başına orda?! Velhasıl kelam verdiğim zorlu mücadeleden yenik ayrıldım. Ayrıldık yani. Takımca.
Sen şu yaşına kadar bireysel tek bir spor bile yapma, sonra gel milletin memleketinde takım sporu yapmaya kalk. Hokey takımına da mı girsem acabağ?!?
28 yaşındayım. Hobilerim arasında müzik dinlemek, kitap okumak, spor yapm... DAATT! O sonuncu olmadı! Fobilerimin arasına koysam olur ama. Ortaokulda altında kaldığım sağlık topu ve burnuma doğru yediğim sayısız basket topu sağolsun.. O nedenledir ki, topla oynanan sporları heeeç sevmem! Koşmayı da bilmem... Zira vücudum, 12 yaşından sonra hiçbir zaman koşmaya elverişli olmadı benim. Tenis ve benzeri raketli sporları da beceremem. Çünkü yer yer sa(ğ)lak, yer yer solak bir insan evladı olarak, raketin hangi elimde durması gerektiğine hiç karar veremedim. Yüzmek desen, genel olarak "bak ben su balesi yapabiliyorum!", "bak şimdi dalacam bacak arasından geçecem", "hadi nefes tutalım" gibi eğlencelerden ibaret benim için. Ama bişey diyim, çok hızlı yürürüm!!! Hatta bir de bişey itiraf edeyim, zamanında olimpiyatlarda mıydı bi yerde görmüştüm, sporcu insanların böyle sanki çişleri varmış da hem tuvalete yetişmeleri gerekiyormuş hem de kaçmasın diye kasıyorlarmış gibi hızlı hızlı yürüdükleri bir spor var (adını hala bilmem).. heh ben bir ara içten içe o sporu yapabileceğime, ülkemi en iyi şekilde temsil edip, altın madalyalardan beşi bir yerde dizebileceğime çok inanmıştım. Gerçekten.
Çocukken hepinizin yakartop oynamışlığı vardır illaki. Bazılarınız ona "yakantop" diyor. Olsun. Benim çocukluğumda çok modaydı. Sabahtan akşama kadar bi tarafımıza motor takmış gibi oynardık. Neyse gel zaman git zaman, aylar önce burda bir ganadalı arkadaşımla konuşuyorum, dodgeball modgeball birşeyler diyor bana. Enee dedim bu bizim yakartop! Bir an o günlere gittim, bi duygu seli içimde, gözlerim doldu, tutamadım kendimi "aay ben de çok severiiim" dedim. Sen nerden seviyosun dunkof!!! En son ne zaman oynadın diye sorsa biri ne dicen?! Ayrıca elin oynadığıyla, senin sokakta üç beş sümüklü arkadaşınla oynadığın bir mi?! Ganadalı da demez mi "ar yu kidin mi! bizim de yeni sezonda kız oyuncuya ihtiyacımız vardı. illa gel de gel!".Sezon ne ya! Lig diyo, playoff diyo, şöyle diyo, böyle diyo, benim nefesim darlanıyo, gözlerim kararıyo... "Yeaa benim ülkemde bu değişik biraz... bunun kuralları... yani benim sevdiğim bu olmayabilir... boşver canım ben oynamayayım" diyorum.. Israr kıyamet en sonunda tamam dedirtti bana!
İlk maç günü geldi çattı. O günün sabahı söylemesi ayıp bir ishaliiiiim! Heyecandan hep. Neyseki geçti sonra ama karnımdaki gök gürültüsü kaldı. İnsanlarla sosyalleşme konusunda pek de sıkıntı yaşamayan ben, o gün takım arkadaşlarımla ilk buluşmamda yabani bir öküze dönüştüm. Evcili var mı demeyin olabilir... Tabii gitti benim bütün özgüven!
İlk maçta yapılabilecek bütün hataları yaptım. 2.sinde nispeten daha az hata yaptım. 3,4 derken özgüvenim yavaş yavaş gelmeye başladı çok şükür yoksa finalde kendimi sahanın ortasında kesmeyi planlıyordum.
Geldik finaleee! Yine aldı mı beni bir ishal! Biliyorum başıma birşey gelecek! 1. sıradaki takımla oynuyoruz, biz 2.yiz. Zaten sadece 2 takım var deermişim... yok. 8 takım var. Son rounddayız berabere. Yani aldık aldık! Enee bi baktım sağım solum önüm arkam bomboş! Herkes vurulmuş, saha dışında. Eşşedüennaaa diye başladım içimden. 5 dakika cephede tek başıma savaştım. Yaşadığım stresi sen sorma ben de söylemeyeyim. Kan çekiyorlar sanki bir yerimden. Ya arkadaş Türkiye'den kopmuş gelmiş, en son 10 yaşında yakartop oynamış, koşarken kolunu bacağını nereye koyacağını bilmeyen kızı niye bırakırsınız bir başına orda?! Velhasıl kelam verdiğim zorlu mücadeleden yenik ayrıldım. Ayrıldık yani. Takımca.
Sen şu yaşına kadar bireysel tek bir spor bile yapma, sonra gel milletin memleketinde takım sporu yapmaya kalk. Hokey takımına da mı girsem acabağ?!?
23 Aralık 2010 Perşembe
biiir şar kı sın seeen
Ben ortaokuldayken kendim her ne kadar ezik bir öğrenci olduysam da(ki çok eziktim), havasıyla gurur duyduğum tek şeyim Yamaha flütümdü. Kendinden havalı ama ezik Helvacıoğlu flütlü sınıf arkadaşlarımla gizli bir rekabete girmiştim o zamanlar. Flütümle.
Fakat nihayetinde bahsi geçen enstrüman bir flüt! Bırak Yamaha'yı, Ferrari dese "bi tane flüt yapacaz son model, g'ye özel.. alsın çalsın vüüü vüüü", müzik hocası dahil bir insan evladı da "aa bakıyım flüdüne" demez!
Helvacıoğlu'nun yanında kemik rengiyle elegant; yuvarlak hatlarıyla ele avuca gelen pörfekt bir leydi kıvamındaki flüdüm, ilk müzik dersinden sonra elimde bir canavara dönüştü. Gizmo'ydu, Gremlin oldu! Bense müzik hocasının ezici bakışlarının altında, bütün sınıfın özellikle de havalı olanların gözleri önünde, "bu parmak bu deliğe değildi! bu nota hangisiydi yeea.." paniğini yaşarken içimde, Yamaha canavarından çıkan tarifi imkansız ama hepimizin bildiği sesle(TİAHBS) yüzü mora çalan bir zavallı oldum.
Aradan 1 yıl geçti, ben azcık daha sosyal, biraz daha uzun saçlı bir kız oldum. Zira 1 sene önceki ezikliğimde ergen çirkin ördek yavrusu suratımın üstünde duran 70'li yıllar solcu erkek traşı saçımın etkisi yadsınamaz. Yine tabii malum olmazsa olmaz müzik dersleri ve hayatım boyunca bir daha elime başka enstrüman almamama sebep flüdüm. Fakat bu kez işler farklı yürümeye başladı. Birkaç özgüveni bol(havalılar grubundan) arkadaş, TİAHBSi çıkarınca gülmeye başlayıp işi dalgaya vurunca, önce bana sonra tüm sınıfa rahatlama geldi.
Öyle bir iki ders flüt çalarken gülmece, çalanı güldürmece derken hoş beş geçti. Fakat hatırladığım kadarıyla müzik hocası bu durumdan pek hoşlanmamış olacaktı ki, daha sonraları derste gülmek, üstelik hem gülüp hem kendini tutup hem flüde üflemek çin işkencesi halini aldı. Ölsem de kurtulsam diye dualar ettiğim flüt sözlülerinde ömrümden ömür gitti... Sıra arkadaşıma "nooluur beni güldürme bak litfen!" diye yalvarıp derste yüz yüze bakamaz, göz göze gelemez oldum. Bir dönem hiç unutmam, müziğim 4 gelmişti de anneciğimden babacığımdan nasıl utanmıştım.
Bu saçmalık böyle lise 2'ye kadar sürdü. Yanılmıyorsam. Sanırım yanılmıyorum. Neyse ki yeni müzik hocamız nispeten daha vicdan sahibi biri çıktı da yakarışımıza kulak verip "iyi ben size klasik gitar öğreteyim" dedi. Sütten ağzı yanan bizler yoğurdu taa gelişinden tanıdık... kimse gitar almadı, olan da varsa getirmedi derken derslerde hoca çaldı biz söyledik. Oh mis!
Bu arada zamanın dizisi Süper Baba'nın müziğinde çalanın bizim flütlerden olduğunu kabullenmek benim için çok zor olmuştu. Yani flüt resmen, gerçekten bir enstrümandı ve çalışıyordu! İnanılır gibi değildi.
Yıllar içinde taşındığımız evlerde(biz çok taşınırdık) hep flüt çalan bir alt komşu/üst komşu çocuğu olurdu! Nasılsa hep benim odamın orda odaları olurdu!!! Ah o şarkılar hep TİAHBS hep TİAHBS!
Fakat nihayetinde bahsi geçen enstrüman bir flüt! Bırak Yamaha'yı, Ferrari dese "bi tane flüt yapacaz son model, g'ye özel.. alsın çalsın vüüü vüüü", müzik hocası dahil bir insan evladı da "aa bakıyım flüdüne" demez!
Helvacıoğlu'nun yanında kemik rengiyle elegant; yuvarlak hatlarıyla ele avuca gelen pörfekt bir leydi kıvamındaki flüdüm, ilk müzik dersinden sonra elimde bir canavara dönüştü. Gizmo'ydu, Gremlin oldu! Bense müzik hocasının ezici bakışlarının altında, bütün sınıfın özellikle de havalı olanların gözleri önünde, "bu parmak bu deliğe değildi! bu nota hangisiydi yeea.." paniğini yaşarken içimde, Yamaha canavarından çıkan tarifi imkansız ama hepimizin bildiği sesle(TİAHBS) yüzü mora çalan bir zavallı oldum.
Aradan 1 yıl geçti, ben azcık daha sosyal, biraz daha uzun saçlı bir kız oldum. Zira 1 sene önceki ezikliğimde ergen çirkin ördek yavrusu suratımın üstünde duran 70'li yıllar solcu erkek traşı saçımın etkisi yadsınamaz. Yine tabii malum olmazsa olmaz müzik dersleri ve hayatım boyunca bir daha elime başka enstrüman almamama sebep flüdüm. Fakat bu kez işler farklı yürümeye başladı. Birkaç özgüveni bol(havalılar grubundan) arkadaş, TİAHBSi çıkarınca gülmeye başlayıp işi dalgaya vurunca, önce bana sonra tüm sınıfa rahatlama geldi.
Öyle bir iki ders flüt çalarken gülmece, çalanı güldürmece derken hoş beş geçti. Fakat hatırladığım kadarıyla müzik hocası bu durumdan pek hoşlanmamış olacaktı ki, daha sonraları derste gülmek, üstelik hem gülüp hem kendini tutup hem flüde üflemek çin işkencesi halini aldı. Ölsem de kurtulsam diye dualar ettiğim flüt sözlülerinde ömrümden ömür gitti... Sıra arkadaşıma "nooluur beni güldürme bak litfen!" diye yalvarıp derste yüz yüze bakamaz, göz göze gelemez oldum. Bir dönem hiç unutmam, müziğim 4 gelmişti de anneciğimden babacığımdan nasıl utanmıştım.
Bu saçmalık böyle lise 2'ye kadar sürdü. Yanılmıyorsam. Sanırım yanılmıyorum. Neyse ki yeni müzik hocamız nispeten daha vicdan sahibi biri çıktı da yakarışımıza kulak verip "iyi ben size klasik gitar öğreteyim" dedi. Sütten ağzı yanan bizler yoğurdu taa gelişinden tanıdık... kimse gitar almadı, olan da varsa getirmedi derken derslerde hoca çaldı biz söyledik. Oh mis!
Bu arada zamanın dizisi Süper Baba'nın müziğinde çalanın bizim flütlerden olduğunu kabullenmek benim için çok zor olmuştu. Yani flüt resmen, gerçekten bir enstrümandı ve çalışıyordu! İnanılır gibi değildi.
Yıllar içinde taşındığımız evlerde(biz çok taşınırdık) hep flüt çalan bir alt komşu/üst komşu çocuğu olurdu! Nasılsa hep benim odamın orda odaları olurdu!!! Ah o şarkılar hep TİAHBS hep TİAHBS!
Etiketler:
flüt,
gizmo,
helvacıoğlu,
komşu çocuk,
müzik dersi,
süper baba,
yamaha
18 Aralık 2010 Cumartesi
Aşk bir bıdı bıdı bıdıdır
Ben yazarların yalancısıyım. Pembe bulutlu rüyamdan bahsetmiş miydim? Altında gezinen mavi martının elimdeki mektubu çaldığı?
"Dikkat et romantizm ölüyor!" demişti bana, mektubu tutan komik gagasının arasından...
Bunu anlattığım bir arkadaşım, "ben martıları hiç de sevmem.." dedi, "balıkçı amcamın gözünü yediler."
Bence komik gagalı mavi martı da benim mektubumu yedi. Göz yiyebilir miydi bilmiyorum. "Tanrım lütfen kuşlar o kadar da acımasız olmasın" diye dua ettim içimden.
Ha... ne diyorduk? Aşk bir bıdı bıdı bıdıdır. Herkes öyle söylüyor ne de olsa.
19 Ekim 2010 Salı
Yıllar süren bekleyiş son buldu!
Tabii kimsenin beni beklediği yoktu. Yanlış anlaşılmasın, ben yıllarca kendimi bekledim. Ha bugün ha yarın ha yarından sonra diye erteleyip durduğum, biraz da çekinerek geri durduğum bu blog yazma işine ben de bulaşmaya karar verdim.
Yıllarca anam babam görmesin diye nereye sokacağımı bilemediğim günlüğümü, şimdi vatana millete hayırlı olsun tadında halka açıp, sanal ortamda paylaşılsın diye bi tarafımı yırtmalar da neyin nesi bilemiyorum. Zaman paylaşım zamanı.. napalım yapacak bişey yok.
Ama ne paylaşırım ne yazarım hiç sormayın. Zira kafam şu an çok karışık. Bunu da böyle bi okuyucu varmış gibi yazıyorum ama resmen deli gibi kendi kendime konuşuyorum aslında. Ona da yapacak bişey yok.. Neyse... işte ilk yazımı tam da böyle yazdım.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)